Mainz Hauptbahnhof


Schedelsche Weltchronik' den


Sadece güvende olduğumdan eminim. Arada bir kendime kim olduğumu hatırlatıyorum ve ne için burada olduğumu. O kadar garip ki.. ne söylesem. Şimdi yazacağım satırları yazarken ağlasam mı gülsem mi? Kimi arasam anlatsam bilemedim benim için endişelenir misiniz, güler misiniz? Hem çok mutluyum hem de dokunsanız ağlayacağım. Ben sincap. Az önce kaldığım otelin resepsiyonisti olan kadın anlatabilir mi halimi ya da lobide bira içen yaşlı çift bir de temizlik görevlisi var orta yaşlı  bir adam - şaşkınlığını hiç gizleme gereği görmedi- Bilemiyorum. Ben sincap ve saat dokuz buçuk, akşamdayız. Alman fenotipine bir hayli sahip, az İngilizce bilen resepsiyonist ve olanca telaşımla etrafı birbirine kattıktan sonra sakince oturan ben. Evet ben sincap. Zaman kavramım nasıl da değişti ve kaygılarımla ben.Telaşlarım sürgün mahallerinde, ordan oraya. Şu an akşamın dokuz buçuğu Almanya'da. Günlerden pazartesi, 1 Haziran ve ben sincap.
Tam olarak bir saat önce fırladığım yataktan, aceleyle çağırdığım taksiden ve şu an bana gülümseyen, şevkatle bakan resepsiyonist kadından, biyoloji bölümünün kilitli olan kapılarından, yolda benim için neredeyse ağlayacak iki öğrenciden başka bir kanıt yok elimde. Yarın sabah otelden ayrıldığımda daha da bir zor olacak hatırlamak. Yazıyorum bu sebeple. Bahçede oturuyorum. Dinlediğim müzik** ve bana kendime gelmem için ikram edilen çay. Yazıyorum, şu an saat dokuz otuz yedi ve akşamdayız. Ne kadar şanslıyız.
Yeni maceralara atılırken ne kadar kendim gibi ama aslında bir o kadar da kaygılı olduğumu kabul ettim ben az önce. Bir saat önce. Neyse ki akşamdayız. Zihnim ve vücudum sabahı yaşarken biz akşamdayız . Ah ne kadar şanslı ve heyecanlıyız.
Bundan bir kaç saat önce yatağa girdimde, gözlerimin gördüğü altı buçuk, akşamdayız ve yeni peyda olan, aslında çok iyi üstesinden geldiğimi düşündüğüm uyku problemimle bir kez daha savaşmaya başladım, kararlıyız. Tüm sincaplar el attığında yapılamayacak şey yok gibi dünyada. Tüm kaslarımı rahatlattım ve faydası var mı yok mu hala karar veremediğim şu meşhur beyaz gürültüyü*** dinledim bir süre. Telefonumun şarjının bitmesinden endişelendiğim için dinlemeyi bıraktığımı hatırlıyorum bir zaman sonra. Ve yeni oyunumu oynamaya başladım. Bu seferki hatırlamaya çalıştığım an... Demirkazık'la ilk buluşma, ORDOS' a ait olan dağ evinin uyku odası ve oradaki huzurlu gecem. Mazideki anıların ayrıntılarını hatırlamaya çalışmak uykusuzluğuma bire bir bu günlerde. Böyle buldum çareyi. Yine oyunumun içindeyim, akşamdayız. Unuttuğum birkaç ayrıntıyı da hatırlayarak uyumayı başarıyorum. Bu oda kapkaranlık gündüz uyumak isteyenler için, yerlerde matlar. Huzurlu bir serinliği var. O zaman ne şaşırmıştım gündüz vakti bu kadar karanlık odada olmak, uyumak uyanmak, zamanı şaşar adamın. Zaten öyle de olmuştu. Sonra yediğimiz atıştırmalıklar, mutfaktaki her ayrıntı, sobanın başında sohbet ettiğimiz insanlar, çamaşırlarını kurutmaya çalışan bir çocuk, duvarlardaki resimler, yazılar, yerdeki tahtalar kavlamış ve kalkmış. Ayağımı acıtıyorum üç kez. Sonra evin hemen yanında buz gibi bir gölet. Ayaklarımı yıkıyorum bu suda, yanına uzanıyorum az önce evrimimi tamamlamışcasına. Karşımızda az önce adını verdiğimiz Yence Tepe. Evet saygı değer konuklar, oyunumu o kadar güzel oynuyorum ve o kadar güzel uyuyorum ki zaman kavramını yitiriyorum. Ben sincap ve saat sekiz otuz. Odamın içi aydınlık. Nasıl olur ben az önce zifiri karanlık içindeydim. Bir süre nasıl bu kadar uyudum düşünürken, kendime sakin olmak gerektiğini söylüyorum sesli bir şekilde. Evet geç kaldım ama yoldan geldim ben. Bunu mazur görebilirler herhalde. Uyuyakalmışım, babam aramış iki kere, uyandıramadı herhalde, o gariban de telaşa düşmüştür. Şu an sunuma başlamış olmam gerekiyor. Saat sekiz otuz üç. Her şeyimi çantamın içine tıkıştırıyorum, çok değerli bir arkadaşımın hediye ettiği kurmalı saatime bakıyorum son bir umutla, acaba durdu mu saat? Telefonumdan da kontrol ettim zamanı nafile saat sekiz otuz dört. Babam aramış iki kere. Allahım, ben ne kadar uyudum böyle, yedi uyurların sekizincisi gibi uyudum.
Koşarak resepsiyona indiğimi hatırlıyorum. Acil taksi istediğimi söyledim. Çıkış yapmak istediğimi söyleyince resepsiyonist kadın bana yarına kadar vaktim olduğunu söyledi, bardaki çiftin tepkisizce bana bakıyor olmaları asabımı iyice bozdu, bu arada söylediğim onca şeye, kadıncağızın "benim az ingilizcem var lütfen yavaş konuşur musun" dediğini taksicinin şaşkın yüzüne bakarken idrak ettim ancak. Ben sincap, saat sekiz kırk. Sunumumu yarılamış olmam gerekiyordu şu an. Ama anlayışlı davranırlar herhalde, yoldan geldim sonuçta, bunlar da Alman, dakik olurlar derler. Olsun onlar da beni bekletmişti ilk mülakatta. Bu da söylenmez ama, aklımda dönüyor işte. Bereket versin yakın mesafe. Geldik hemen. Bölümün önünde iki öğrenci oturuyor. Onlara saati soruyorum alelacele taksiden inerken. Saat sekiz kırk beş. Bölümün üç kapısının her birini de zorluyorum. Kapılar kilitli, içeride kırmızı ışıklar yanıp sönüyor. Demek kapıları kilitlemişler sunumlar başladı diye. Ben nasıl bir sekizci uyurum. Belki de hayatımın fırsatını, uyudum diye kaçırdım. Aklıma babam, annem, hocam, arkadaşlarım geliyor. Uyuduğum için sunum yapamadığımı söylüyorum onlara. Belki de söylemem. Ya hadi ben geç kaldım da siz neden kapıları kilitliyor sunuz? Bu olsa olsa J.. M..' in işidir -Bu adamla ilk geldiğimde tanıştım. Sunum saati ve yerini konuştuk. Tatlı sempatik bir şey ama onun da bir öğrencisi katılacak mülakata. Ben odasından çıkınca, aceleyle karşı odaya daldı. Belli ki telaşlandı, kime haber verdi kim bilir saksağan- Bölümün önünde oturan, az önce saati sorduğum iki öğrenci ben deli gibi bölümü depar atarken bana yetişmeyi başardılar ve "belki başka binadadır sunumun " diye beni teselli etmeye çalışıyorlar ama hepimiz biliyoruz ki burada benim sunumum. Kocaman yazıyor orda Biologie ... diye. Üstelik geldim ben daha önce bu binaya. Kapıları açın, lütfen! Telefon numarasını biliyorsan arayalım diyor çocuk en az benim kadar üzgün ve panik. Beni rahatlatmaya çalışıyor. Ne için geldim, bu sunum ne sunumu? Sorularını cevaplıyorum. Uyuyakaldığımı söylüyorum. Kız olan Türkiye'den geldiğimi öğrenince bozuk bir Türkçe'yle konuşuyor benimle. Bir Türk buldum ya sarılıyorum, neredeyse ağlayacağım, başlıyorum durumu baştan anlatmaya. Sonra özür diliyor ve çocuğu da konuşmaya dahil ediyorum. Ve en çok kapıların kilitli olmasına içerlediğimi söyleyince ben, kısa süreliğine bir sessizlik oluyor ve çocuk kapıların akşam olduğu için kilitli olabileceğini zaten akşam sunum yapıldığını ilk kez duyduğunu söylüyor, belki sabah bir şans daha tanırlar sana diyor. Saat sekiz elli üç. 1 haziran. Ben o an ikisine de sarılıp tarihin 2 Haziran olmadığını defalarca teyit ettiriyorum. Üçümüz sarılıp, bağırışıyoruz. Adını öğrenemediğim kız tam zamanında gelen otobüsüne binip bizden uzaklaşıyor. Saat sekiz elli beş, akşamdayız. Neyse ki akşamdayız. Ben sincap, çocuk Patrick...
Patrick, en az benim kadar mutlu ve içinde bolca "Oh my god" bulunan ifadelerle konuşup duruyor, gülüyor.Ve sabah olduğunu sanan beni teselli edip, otelime gidip güzelce uyumamı öğütlüyor, saat akşam sekiz elli dokuz, akşamdayız.



Haziran, 2015
Mainz

P

* Schedelsche Weltchronik' den
** Bana da sevgili Özgülüm'ün önerdiği, etnik müzik severler için çok keyifli bir radyodur. (http://etnikmuzikradyo.blogspot.com.tr/)
***Sevgili Ramin'in stresimi azaltmak için önerdiği bu ses yakın çevremde hayli sağlam spekülasyonlar yaratsa da değişik etkileri tarafımda test edilmiştir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sürgün mahalinden

Şimdiye hasretle

Tamam oldu